info @ istanbulungazetesi.com

BİR “İNSAN”LIK SORUNU

​"Kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi öğrendik, fakat bu arada çok basit bir sanatı unuttuk. İnsan gibi yaşamak” der Martin Luther King.

**
​Sahi, neydi İnsan olmak ?

​Esasında herkesin çarçabuk cevap verilebileceği bir soru gibi görünse de oldukça karışık bir kavramdır “İnsan”’ın tanımı.
​Mesela; yaratılan en muazzam üstün bir varlık mı ? Yoksa; cennet nimetleri içinde iken bile nefsine yenilen, şeytana kolayca teslim olan bir aciz midir? Bu sorunun cevabına Aristo: ”İnsan, düşünen bir hayvandır “ nitelemesini yaparken, Thales: İnsanı “araştıran bir hayvan” olarak tanımlamış. Sokrates: İnsan için “sorgulayan bir hayvan”, Platon ise “İnsan, toplumsal hayvan” ifadeleriyle tarif etmiş. Görüldüğü üzre ; batılı filozoflar kendi bilgi seviyesi ve bakış açısıyla karar kıldığı kadar, hayvani tarafını vurgulamış insanın. Evet, biyolojik yönüyle hayvanlarla aynı olsa da, düşünme yetisi yol ayrımının başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Şuur, sorgulayabilme özelliği, irade takip eder mahiyet farkını...
​Pekiyi ya hayvanlar düşünemiyor mu? Elbette düşünüyorlar. Hayvanlar imgesel ve içgüdüsel düşünüyorken, akılları da bu çerçevenin elverişliği miktarınca vardır. İnsanoğlu ise kavramsal düşüncelerini dile dönüştürebilen bir organizmadır. Bu ince çizgi arada uçurumlar açan bir farkı beraberinde getirmiş oluyor. Kısaca insan; yalnızca kas, iskelet sistemi, duyu uzuvları olan, kalbi durana kadar nefes alıp veren, haz duygusundan ibaret bir varlık değildir. İnsan sorgulayan, kendi ve içinde bulunduğu tabiatı araştırıp tanıyan, güzeli çirkenden, doğruyu yanlıştan, hakkı batıldan ayırabilen, yaşamı olgunlaştırma gayretinde, ruhu olan yüce bir varlıktır.

*
​Haliyle sahip olduğu böylesine seçkin zeka ve akılla türlü mucitliklere imza attı insan. Uzaya mekikler gönderdi, tek tuşla dünyanın öteki ucuyla anlık iletişim kurdu. Atomu parçaladı, denizaltında yollar açtı, yaptı da yaptı... Ancak yaratılıştan itibaren verdiği varoluş mücadelesine baktığınızda aslında tüm yaptıkları bir yokoluştu. Kendisi için yaşarken, dışında kalan herşeye hiçlik yaratmayı seçti. Endüstri Devrimi ile başladı, gelişim adı altında tüketmeye. Kainatı da ruhu olan bir canlı olarak gören, canlıyı kutsayan atalarımız aksine yaşam hakkını benliğine indiren haktanımaz bir canavara dönüştü . Makineleri üretti, istemediği herşeyi öldürmek için. Barınmak istedi, doğayı kesti biçti, başka canlıların barınaklarını mahvetti. İklimi bozdu, denizleri kirletti. Öldüğünde geriye bir yokluk bıraktı. Gelişmişlik adına adaletten söz edip, adaleti yıkan,sömüren herşeyin hakimi oladuğunu sanan bir varlığa dönüştü tarih sahalarında insan denen yaratık. Unuttu insanın ne olduğunu.
​Binlerce yıllık doğamıza yüzyılarca telafisi mümkün olmayan hasarlar bıraktı. Modern zamanda kendini beğenmiş, medeni olduğu zannında kavrulan cahiller üretti. Ülke politikaları sömürü ve güç gösterisinden ibaret olan,yakıp. yıkan, acımayan, görünürde yoksul ülkelere gelişmişlik götürmeyi vurgulayan, temelde petrol avcıları oldu çoğu zaman. Bir düzende fazla gelişmiş bir çevre varsa aynı düzlemde mağdur edilen birilerinin olduğu gibi yadsınamaz bir gerçegi görmezden gelmeyi ihmal etmedi. Örneğin; Afrika kıtası su yokluğundan can verirken süper güç ülkesi Abd vatandaşı günde 600 litre su harcamaktadır. Demokrasiye kavuşturacağı iddiası ile bombalı saldıraları meşru gören yıkıcı güç, 1 saat su kullanmasa dünyanın su ihtiyacını karşılamaya yetmez miydi en basitinden. Ama kılını kıpırdatmamayı seçiyorsa bir yerlerde bir sorun yok muydu, bir “insanlık “ sorunu...
​Oysa hangi hayvan yiyebileceğinden fazlasına göz diker. Dünyayı ele geçirme planları tasavvur eder de yaşamı cehennem hayatına dönüştürür. Kendi ırkına, yaşadığı iklime, doğaya, bir başka canlıya zulmu reva görür. Ya da herşey ona gönderilmiş de çılgınca zarar verebilme hürriyetine sahipmiş gibi davranır? İnsandan başka “Hiç bir hayvan”.

*

​Haydi gelin en baştaki soruyu tekrar soralım; neydi insan olmak ?

​Kendini kuşatan doğa ve sosyal dünyaya sorumluluğunun bilincinde olan, dayatılan tüm ideolojik prangaları kırarak öz benliğine ulaşan değil midir insan. Madde kadar mana ile de haşrolan. Yaratılış gayesinin farkında ve sorumluluğunda. Lakin yalnızca insan olarak doğan değil, yaşarken de insan kalmayı başaran, başka bir canın acısını yüreğinde hisseden, özünden kopmadan vicdanının sesini duyan, din- millet, kedi – köpek, çocuk- yaşlı, siyahi – beyaz, yaprak- böcek, ayırmadan yaratılana adalet ve merhamet sahibi, nazik bir varlık olabilen, yaratılmışların en üstünü. Pekiyi bahş edilen akıl ve latifeleri kullanmazsa ne kalıyor eşrefi mahlukattan geriye. Üstelik ölüm gibi bir hakikatın soğuk nefesini her an hissediyorken, ne kâr kalacaktı yolun sonunda kendinde de unuttu insan gibi yaşama sanatını.