info @ istanbulungazetesi.com

BAK EVLAT...!

Yaşamın koşulları içinde istisnalar olsa da değişmeyen durumlar vardır. Dünyaya gelinir; çocukluk, gençlik derken evlilik safhasına girilir.

Nikahla nihai beraberliğin ruhsatı olan evlilik cüzdanları alınır.

İki kız evladımı istemeye geldiklerinde omuzlarımda tarifi mümkün olmayan ağırlık, içimde adeta bir sızı vardı. Büyüdükleri dönemleri iş güç sorumluluğu içinde geçirmiştim. Gençlik dönemlerinde ise otuz yıllık siyasi hayatımın yoğunluğu sebebiyle çocuklarımla arzu ettiğim düzeyde iletişim kuramamıştım.

Kızlarım üniversitede okurken; “Baba diploma törenime katılacak mısın?” dediklerinde şaşkınlık geçiriyordum. Yahu siz daha yeni başladınız ne vakit bitirdiniz.

70’li 80’li yıllarda gençliğimiz kardeş kavgaları yüzünden heba olmuştu.

Yargısız infazlar, işkenceler, grevler, boykotlar, sokak cinayetleri, mezhep ayrıştırmaları yüzünden toplumsal çatışmaların bitmediği acı günleri yaşamıştık.

Maaş, yağ, mazot, hastane kuyrukları her geçen gün artıyor, sıra kapma kavgalarını ayırmakta zorlanıyorduk.

Maaş kuyruklarında kalp krizi geçirerek vefat eden onlarca emeklimizle ilgili haberleri duyuyorduk.

Çürümeye terk edilmiş kamu binalarını görmemin üzüntüsünü yaşıyorduk.

Çöp, çamur, çukur içinde sokaklarda yürümenin zahmetine katlanıyorduk.

Bir milyar dolar borç alabilmek için binlerce kilometre yol kat eden, emperyalist ülkelerin liderlerinin önünde el pençe durmak zorunda kalan yöneticilerimizi görmenin ezikliği içinde dertleniyorduk.

Hakça düzen, eşit işe eşit ücret diyen, ağzı laf yapan icraat denilince kof çıkan hayalperest idarecilerin hayallerimizi heba ettikleri gençlik yıllarımızı korku, kaygı, umutsuzluk içinde geçirmiştik.

Geçmişin zorluklarını yaşamış baba olarak durumdan şikayetçi olmak yetmiyordu.

Bu duygular içinde hayata yeni bir perspektiften bakmaya çalışıyordum.

O dönemlerde evlilik sürecinde eşler arasındaki olumsuzluklara makul ölçüde çözüm odaklı yaklaşan ebeveynler istisna olurdu.


Hayat şartlarının yorgunluğu ve umutsuzluğu, aile büyüklerini yaşamdan bezmiş ruh haline sokmuştu. Bırakın evlatlarına moral vermeyi, kendilerinin yüksek morale ihtiyaçları vardı. Gelenek görenek kavramları ile çözümü bulduklarını sanırlardı. Çözüme dayalı İfadeler genellikle şu minvalde olurdu; “Bu evden çıkışın olur dönüşün olmaz. Unutma sen artık oraya aitsin. En ufak bir şeyde sakın şikayet etme. Kocana asi gelme her türlü zorluğa dayanacaksın.”
Bu bir nevi yuvayı kurtarma geleneğiydi. Bu düşüncelerle evlendirilen kızlarımıza yapılan telkinler değişik tarzla damada yapılırdı. “Bak oğlum kadının eline ipin ucunu kaptırmayacaksın. Evde söz hakkı evin erkeğinde olur. Çok fazla anasına, danasına gitmesine izin vermeyeceksin. Zırt pırt gezdirtmeyeceksin, kadın dediğin evinde oturur, kocasının yolunu bekler, her şeye karışmaz, her şeyi konuşmaz, bulduğunu yer olmayınca sabreder.” gibi sözler ile damada psikolojik doktrin uygulanırdı.

Damat istediği yerde iştahla yer, huzurla içer, keyifle gezer tozar, o erkektir yapar kızım denilirdi.

Büyüğe saygı, hürmet düşüncesini kullananlar, yaşamdan keyif alıp huzur bulmak için evlenen, gelin olarak gelen ana kuzularını, babaların gözlerinin nurlarını hüsrana uğratırlardı.

İşin en şaşırtıcı hali ise evliliğini, ezilerek, hor görülerek, umutsuz, mutsuz geçirenler; anne olduktan sonra “Ben katlandım oda katlanacak.” ruh hali içinde gelinlerine aynı davranışları göstermeleriydi.

Günümüzde bu durumlar azaldı fakat, kadın hakları, feminizm, kadına şiddete hayır farkındalığı ile kantarın dozu kaçmaya başladı.

Boşanmaların %95’inden fazlası eşler arasında sonradan belirginleşen uyumsuzluk, bitmez tükenmez doyumsuzluktan kaynaklı olduğu istatistikler ortaya koyuyordu.

Ekonomik rahatlık, sosyal çevre etkisi, aile kavramını yozlaştıran televizyon dizileri en önemli dış faktörler olarak bilinse de; ego, kibir, nefis, riya, dedikodu, kıskançlık, içimizdeki şeytana esir olma halleri, eşler arasındaki muhabbeti kemiren huzursuzlukları ortaya çıkaran en belirgin durumdu.

Sevgi, saygı, sabır, sadakat kavramları yozlaşmaya başlıyordu. Bu zafiyet ailenin kutsallığını basitleştiriyor. Aileyi çatırdamaya yüz tutmuş bir müesseseye dönüştürüyordu. Halbuki çözüm netti; aile içi birliktelikte adil olmak, adaletli davranmak en önemli davranış biçimiydi.

Medeni hukukta hangi davranışların ceza alacağı yazar, evrensel anayasada ise hangi davranışların cennet ile mükafatlandırılacağı, hangi davranışın cehennem ile sonuçlanacağı yazar.

İman sahibi olanların, müştereklerde anlaşanların
4 S kuralına uyanların mutlulukları yıllar geçtikçe daha tatlı bir heyecan ile sürer. Bu hazırlıkların en önemlilerinden biride evlat verirken, evlat alırken büyüklerin üzerine düşen sorumluluğu layıkıyla yerine getirmeleridir.

Oğlumun sevdiğini istediğimde kızlarımın istendiği zamanki ruh halimi düşündüm, o anda kız babasının yerine kendimi koydum, bu durumda sorumluluğun erkek babasında daha fazla olması gerektiğini anlamıştım.
Doğanın kanunlarına uymuş, yaradanın adaletine inanmış kız babası , gözlerinin nuru gibi baktıkları dünyadaki olabilecek en yegane varlıklarını mutlu olması için bir başka yuvaya, başka bir ailenin içine gönderiyordu.

Oğluma ve bizlere yakışan ise insanlığın gereğini yapmak, imanımızın gereği Nisa süresinin emirlerine uygun yuvayı idame ettirmekti.

2002’den bugüne, gençler bizlerin yaşadığı zorlukları yaşamadı, zahmetlere katlanmadı. İmkanlar ve fırsatlar arttıkça, manevi değerlere sadakatin sözde kaldığı maddi imkanlara bağlılığın özde olduğu, nefis ve riyanın zirve yaptığı günlerin büyüsüne kapıldılar. Birbiriyle muhabbeti öteleyip, harici diyaloglar içinde anlamsız davranışlarla kişisel hatalar yaparak “Farkında mısın biz artık bir arada yaşayamayız.” moduna giriyorlar. Hele ki konulara makul çerçevede çözüm odaklı yaklaşan aileler, dostlar yoksa, yuva çatırdıyor, bir süre sonra yıkılıyor.

Bu durumda geçmişin tecrübelerini yaşayan anne ve babalara büyük bir sorumluluk düştüğüne inanan benliğim ile; mevcut koşulları dikkate alarak 11.12.2022 tarihinde(YARIN) nikahı olacak olan oğluma nikah hediyesi olarak değerli okuyucularımın, gönül dostlarımın hoşgörüsüne sığınarak yazıyla duygularımı belirttim. İnşallah bu ifadelerimin toplumsal karşılığı olur.

Bak evlat;
“Ablanları istediklerinde gözlerimin nuru ciğer parelerimi, tanımadığım , bilmediğim ellere vermenin tedirginliği içindeydim. Allah’ın emri ile başlayan Peygamberin kavli ile devam eden isteklerini sadece ablalarının kabul etmemesi ile değerlendirme yetkim vardı, onlara sordum ve bir baba için çok zor olan cevabı verdim “Hayırlısı olsun inşallah.”.

Şimdi sana baba olarak söylüyorum, evliliğin ilerleyen zamanlarında her şey istediğiniz gibi olmayabilir, farklı alışkanlıklarınız olabilir, onun değer verdikleri senin değer verdiklerin farklı şeyler olabilir, sakın ola sakın değerleriniz üzerinden birbirinizi kırmayın, müştereklerde anlaşın, kırıldığınız şeyler sevginin kutsallığını geçiyorsa ve bunlar mana ifade eden değerler değilse düşüncelerinizi, iman ve vicdan süzgecinden geçirip özeleştiri yapın. Özür dileme erdemliliğini gösterin.

Sakın ha sakın,
Sevgi, sabır, sadakat, samimiyetten vazgeçmeyin.
Bak evlat;
Unutma mutluğu yaşayacağın, bir ömrü paylaşacağın, zor günde ve kolay günde her şeyini konuşacağın eşini yetiştiren anneyi babayı bizden değersiz görürsen, onları üzersen “Senin annen, senin baban” hitabında kinayeli konuşursan bana yazıklar olsun der, hayırlı evlat yetiştiremediğim duygusu içinde hicabımı içime gömerim.

Eşine “Bugün babam ve annemle görüştüm.” dediğinde “Hangi babamla, hangi annem?” diyecek kıvamı sağlarsan eşinin gönlünü hoş edersin. Eşlerin rızasını almak Rabbimizin rızasına layık olmaktır. Bizlerin gönlüne huzur verirsin. Sakın ha sakın kendini üstün sayma. Kardeşlerine yapılmasını istemediklerini sen eşine layık görme. Sevginizden huzur bulanları, mutluluğunuzdan keyif alanları yuvanızın en güzel yerinde ağırlayın.

Kıskançlık, dedikodu ve fitne yapan, dünyaya sadece gösteriş gözüyle bakan; mala, mülke, maddeye esir olanları ise kapının eşiğinden sokup yuvanızın tertemiz havasını bozmayın.

Rabbimin rahmet ve bereketi üzerinize olsun...